YAB

YAB
CUMHURİYETİKARTON SAVAŞLARI

SEZON 1-4
aşağı kaydır
BÖLÜM 1

Her Şey Karıştı

Okulun zili o sabah normal çaldı ama kimse sınıfa girmedi. Koridorun bir ucunda birileri bağırdı, öbür ucunda birileri cevap verdi. Kimin ilk kavgayı başlattığı hâlâ bilinmiyor. Öğlene kadar sıralar devrilmişti, öğleden sonra koridorlar kapanmıştı. Akşam olduğunda okul artık okul değildi, bir savaş alanıydı.

Herkes elindeki malzemeye sarıldı. Kimi plastik sandalye kırıklarını topladı, kimi perdeleri söküp sardı, kimi inşaat artıklarının arkasına gizlendi, kimi de demir boruları silah yaptı. Ortalık bir hafta içinde dört kampa ayrıldı.

Plastik KlanıKalabalık, ucuz, her yere sızıyor.
Kumaş KonseyiSessiz, perdelerin arkasından kaybolan gölgeler.
Beton FederasyonuYavaş ama bulundukları köşeyi kimse söküp alamıyor.
Demir DiktatörlüğüBoru, çubuk, menteşe. Tek kural: Demir'e boyun eğeceksin.

Bu karmaşanın ortasında üç arkadaş ayakta kaldı.

Y
Yusufcan
Okulun en meraklı çocuğu. Herkes kavga ederken o oturup düşündü. Defterleri, koli kartonlarını, kâğıt yığınlarını katladı, yapıştırdı, preslemeyi denedi. Tek kat kâğıt bir şey değildi ama çok katlı karton bir yumruğu, bir sıra bacağını durduruyordu. Kâğıt/karton teknolojisi böyle doğdu. Kraliyet baş bilim adamı.
B
Berat
Haritaya bakmayı seviyordu. Hangi koridorun kimde, hangi kapının nereye açıldığını, düşmanın nöbet saatini kafasında çizdi. Hamle hamle, tur tur düşündü. Kraliyet baş stratejisti.
A
Adar
İnsanları toplamayı biliyordu. Korkanı yanına çekti, dağılanı sıraya soktu. Sesi yüksek değildi ama söylediği yapıldı. Kraliyet baş generali.

Üçü bir akşam bir sınıfta oturdu. Yusufcan ilk karton kalkanı masaya koydu. Berat koridor haritasını yanına serdi. Adar da kapıda nöbet tutan ilk beş kişiyi içeri aldı.

"Bir ad lazım," dedi Berat.

Adar harflere baktı: Yusufcan, Adar, Berat.

"YAB. YAB Cumhuriyeti."

O gün cumhuriyet kuruldu.

BÖLÜM 2

Anayasa

Savaşın üçüncü haftasında YAB'ın vatandaş sayısı yirmiyi geçmişti. Eski müdür odası Meclis oldu. Berat yazdı, Adar mühürledi, Yusufcan her sayfanın kâğıt kalitesini kontrol etti. Ortaya çıkan metne YAB Anayasası dediler.

Madde 1. Her YAB vatandaşı yakasında ya da kolunda Cumhuriyet amblemini taşır. Amblem kimliktir. Amblemi olmayan kişi YAB'dan sayılmaz.
Madde 2. Her YAB vatandaşı en az A-4 sınıfı temel zırhı üzerinde taşır. Zırhsız cepheye çıkmak yasaktır.

Yusufcan zırh sınıflarını tek tek anlattı. Sekmelere dokun, zırhı incele:

A-1'i ilk giyen Adar oldu. Kaskı taktı, vizörden odadaki herkese baktı. Karton kalkanı koluna geçirdi, dizliklerin sesini dinledi.

"Hafif. Ama sert. Bununla koşabilirim."

Yusufcan gülümsedi. Berat kâğıdı katlayıp cebine koydu.

"Peki ya diğerleri?" diye sordu Berat. "Onlar da bir şeyler çıkarır."

Adar kaskı çıkardı. "Çıkarsınlar. Biz daha ilk haftadayız, onlar da öyle."

Pencerenin dışında okulun öbür kanadı görünüyordu. Demir Diktatörlüğü'nün adamları koridor ağzına barikat kuruyordu. Sıralar, tahta kapılar ve ne bulduysalar. Henüz kimsenin elinde gelişmiş bir şey yoktu.

Ama herkes aynı şeyi düşünüyordu: Bu savaş uzun sürecek.

BÖLÜM 3

Adar'ın İlk Savaşı

Plastik Klanı, sol kanattaki merdiven başını almaya geliyordu. Sayıları kırktan fazlaydı, YAB ise yirmi beş kişiydi. Berat parmağını haritadaki dar geçide koydu. "Kalabalıkla savaşmanın yolu onları daraltmak. Koridor dar olunca kırk kişi aynı anda saldıramaz."

Adar kaskını kucağına almıştı, elleri hafifçe titriyordu. "Ben öndeyim." Berat itiraz etti: general arkada durur. "Ordum öndeyse ben de öndeyim," dedi Adar. "Bir tek bu kuralım olsun."

Sabah olmadan A-3 Gable'lar koridoru tıkadı, üç kâğıt tank omuz omuza. Plastik Klanı sandalye bacakları, cetvel demetleri ve şişe sopalarıyla geldi. Mavi plastik kovayı kask yapmış komutanları bağırdı: "Karton mu bunlar? Bir üfleyişte yıkılır!"

Yıkılmadı. Vuruşlar kabuğa tak diye çarpıp çatırdadı ama preslenmiş katlar gücü her yere yaydı. Koridor dardı, kalabalık kendi kendine yığıldı. "Şimdi!" diye bağırdı Berat.

Adar devrik sıraların üstünden yana sıçradı, hafif A-1 ile Plastik'in kanadına daldı. Vizör yüzüne gelen şişe parçasını tuttu. İki kişiyi devirdi, üçüncüsü kaçtı. Sonra plastik barikata omuz verdi, sandalye yığını devrildi. Plastik Klanı komutansız geri çekildi.

Zafer ucuz değildi. Bir A-3'ün kabuğu çökmüş, Yusufcan not defterine yazıyordu: "Yapıştırıcı katmanını kalınlaştırmam lazım." Berat sadece şunu dedi: "Haklıydın. Ordu seni önde gördü." Koridorun ucunda perdenin arkasından kumaş bir gölge geri çekildi. Kumaş Konseyi her şeyi görmüştü.

BÖLÜM 4

A-1 Fable

Yusufcan beş gün fen laboratuvarından çıkmadı. Kapıda koli bandıyla bir not vardı: "İçeri girme. Yapıştırıcı kuruyor." Beşinci gün kapı açıldı. Gözleri mor, elleri yapıştırıcıdan bembeyaz: "Hazır."

Masadaki çarşafın altında A-1'in yeni hâli duruyordu. "Adı A-1 Fable. Yine sadece Adar'a göre ölçtüm. İki farkı var."

Birincisi: üç silah. Sağ belde Karton Kılıç, preslenmiş, plastik sandalye bacağını tek vuruşta kırar. Sırtta Karton Mızrak, mesafe tutmak için. Omuzda Karton Balta, barikat kırmak için. "Karşındakine göre seçiyorsun."
İkincisi: çekmeceli kalkan. Kalkanın içi katman katman paneller. Yan kulp çekilince geniş kanat, üç dört kişiyi saklar. Üst kulp çekilince kule, tepeden gelenden korur. Hepsi kapanınca yuvarlak, koşarken hafif.

Adar kalkanı üç şekle birden soktu, çekmeceler her seferinde tık diye yerine oturdu. Ertesi sabah deneme sahasında mızrakla mesafe tuttu, kılıçla iki kuklayı devirdi, baltayla barikatı yamulttu. Tam bitirirken perdenin arkasında bir kıpırtı gördü. Gözcü yine gelmişti.

Berat çenesini sıvazladı. "Çekmece sistemini görmediler. Demir'le karşılaşmadan önce bir kozumuz olacak."

BÖLÜM 5

Ölüm Kalım

Demir Diktatörlüğü bu sefer bağırmadan geldi. Otuz beş kişi, boruların zemine vurulduğu düzenli bir tempoyla. Önde omzunda kalın su borusuyla Demir Komutan Orhun yürüyordu. Berat A-3'leri öne dizdi, Adar A-1 Fable'ın içinde, kalkan yuvarlak, arkalarında bekledi.

Borular plastikten çok farklı vuruyordu: kalın, boğuk. Bir A-3'ün kabuğu omuzdan yarıldı, ikincisi düştü, ön hat geri çekilmeye başladı. Adar kalkanın üst kulpunu çekti. Kule yükseldi, çekmeceler darbeyi panel panel paylaştı. "Arkama!" Dokuz vatandaş kulenin arkasına girdi, yan kulplar çekildi, geniş kanat hepsini kapladı. Mızraklar kalkanın aralarından Demir'in dizlerine uzandı, ön saf tökezledi.

Orhun öne çıktı. "Demek sen generalsin." Borunun ilk vuruşu kalkanı sarstı, ikincisi bir çekmeceyi kırdı, üçüncüsü kalkanı yarıp omzuna indi. Adar diz çöktü.

"Bitir onu!"

Üç Demir askeri birden atıldı. Adar hiçbir silaha uzanmadı. Gözleri değişti, hesap yapmayı bıraktı. Borulu olanın bileğini yakaladı, yüzüstü yere çarptı, yüzünü fayansa sürttü, sonra tekmeyle duvara fırlattı. Çubuklu olanın vuruşunun altından eğilip ayak bileğini süpürdü, çocuk sırtüstü devrildi. Üçüncüsü topuzla kaçmaya döndü, Adar çelme taktı, ileri sendeleyen çocuğun çenesinin altına yumruğu çaktı. Çocuk sırtını yere yapıştı.

Üç saniye sürdü. Koridor sustu, Demir askerleri kımıldamadı. Berat'ın gözleri büyüdü, YAB askerleri generallerini ilk kez böyle gördü. Adar yerdeki karton baltayı ayağıyla havaya atıp tuttu. "Şimdi sıra sende, Orhun."

Düello kısa ve çirkindi. Balta borunun ortasına indi, boru yamuldu ama kırılmadı. Orhun'un şaşırdığı o bir an yetti. Adar kılıcı dizine vurdu, mızrakla boruyu yere düşürdü, kılıcın ucunu göğsüne dayadı. "Çekil. Bugün bitti." Orhun işaret verdi, Demir geri çekildi.

Kimse ölmemişti ama üç A-3 revirdeydi, Fable'ın kalkanı yarı yarıya parçalanmıştı. Yusufcan kırık çekmeceyi elinde çevirdi: "Demir karton kırıyor. Sertlik yetmiyor. Daha başka bir şey lazım."

BÖLÜM 6

A-2 Deluxe

Orhun üç gün sonra, bu kez kırktan fazla kişiyle, daha kalın bir boruyla döndü. Fable'ın kalkanı hâlâ onarım bekliyordu. A-3'ler yeni kabuklarla ön hatta dizildi ama kabuklar zayıftı. Orhun boruyu zemine vurdu. "Geçen sefer sana şans verdim, general. Bu sefer vermeyeceğim."

Tam o sırada tavandan bir halat gıcırtısı geldi. Sonra daha önce hiç duyulmamış bir ses:

Fıng. Fıng. Fıng-fıng-fıng.

Üst kattaki açıklıktan koridorun ortasına devasa bir karton ışın iniyordu. İki insan boyunda kalın, preslenmiş, halatlarla makaralara asılı. Yusufcan yukarıdan bağırdı: "Olduğun yerde dur, Adar!" Işın Adar'ı ezmedi, içine aldı. İçeride yüzlerce lastik aynı anda gerilip bırakıldı, bir şey parça parça kurulup kilitleniyordu. Işın çatladı, panelleri yere devrildi.

Ortada Adar duruyordu. A-2 Deluxe. Zırhın boş kısımları, yani eklem, dirsek, diz ve bel araları kalın siyah lastikle kaplıydı. Karton kısımlarından parmak boyunda sert dikenler çıkıyordu. Ve bütün zırh tepeden tırnağa kat kat streç filmle kaplanmıştı, cam gibi parlıyordu. "Üç gün uyumadım," dedi Yusufcan. "Çalışıyor."

Orhun ilk vuruşunu omzuna indirdi. Streç gerildi, lastik içe çöktü, boru geri sekti, fıng. Adar kıpırdamadı bile. İkinci vuruş dikenlere geldi, boru yüzeyinde derin çizikler kaldı. Demir ilk kez bir kartona iz bırakmamış, iz almıştı. Adar kuleyle Orhun'un elini yukarı itti, kılıcın düz yüzüyle kaburgasına vurdu. Demir askerleri artık ilerlemiyordu.

Orhun bir işaret verdi, düzeni bozuk geri çekildi ama gözü zırhın her detayındaydı. Yusufcan ayakta zor duruyordu: "Her şeyin bir noktası olur. Bulmamız lazım." Üst kattan kumaş pelerinli bir gölge sessizce kayıp gitti.

BÖLÜM 7

Sızma

Adar ne kadar savuşturduysa da yetmedi. A-2 Deluxe ön cepheyi tutuyordu, Demir her gün yeni bir dalga gönderiyordu ve Adar hepsini geri püskürtüyordu. Ama o gece Demir her zamankinden gürültülü geldi. Bütün dikkat orada toplandı, kimse arka koridorlara bakmadı. Gürültü bir perdeydi. Kumaş Konseyi tam bunu bekliyordu.

Meclis'in önündeki iki nöbetçi, ağızlarına kumaş tıkanmadan önce arkalarından hafif bir serinlik hissetti. Altı kumaşlı süzüldü içeri, siyah ve mor kumaşlara sarınmış, ayaklarında bez çuvallar, tek bir ses çıkarmadan. İçeride Berat haritanın başında uyuyakalmıştı. Kâğıt hışırtısıyla uyandı. Ayak sesi yoktu, yalnızca kumaşın fısıltısı. "Yusufcan, uyan."

Yusufcan atölyeden fırçası elinde fırladı ama çok geçti. Bir kumaşlı şeridi Berat'ın boynuna doladı, ikisi Yusufcan'ı arkadan kavrayıp ağzına kumaş bastırdı. Berat haritalık tüpe uzandı, üçüncü kumaşlı elini masaya bastırdı, dördüncüsü dizlerinin arkasına tekme attı. Altı kişiye karşı iki kişi. Kumaşlılar bağırmıyor, acele etmiyor, tek bir gereksiz hamle yapmıyordu.

Streç film bileklerine dolandı, ikisi sırt sırta diz çöktürüldü. Odaya gri gözlü, ince yapılı bir komutan girdi, perdesinin kenarı mor işlemeliydi. Haritaları tek tek topladı, ceketine yerleştirdi. Berat'a bir kez baktı, tek kelime etmedi. Sonra pencereyi gösterdi.

İki kumaşlı pencerenin kolunu çevirdi, kanatlar ardına kadar açıldı. Altı iki kat aşağıdaydı, arka bahçe karanlıkta uzanıyordu. Berat ve Yusufcan'ı yakalarından ve kemerlerinden kavradılar. Berat son bir hamleyle komutanın gri gözlerine baktı: "Siz..." Komutan hiçbir ifade göstermedi.

Kumaşlılar aynı anda, hiç ses çıkarmadan, ikisini birden camdan attı.

-KES-

SEZON 2

BÖLÜM 8

Streç Film Paraşütü

Pencereden iki beden aynı anda boşluğa bıraktı kendini. Berat'ın gözleri açıktı. Yusufcan'ın ağzındaki kumaş düşerken rüzgârla gevşedi, ilk kez bağırabildi. İki kat aşağıda beton plakalar, devrik sıralar, kırık karton parçaları hızla yaklaşıyordu.

O sırada Meclis'in çatısında bir şey kımıldadı. Adar ön cepheden koşarak gelmişti. Demir'in gürültüsünün fazla düzenli olduğunu, fazla bilerek yapıldığını anlamıştı. Arkasına dönüp Meclis'e baktığında penceredeki kumaşlı gölgeleri, sonra iki bedeni gördü. Merdivene vakit yoktu. Işın için açılan tavan boşluğundan çatıya tırmandı, lastik dizleri her adımda yay gibi itiyordu. Çatı kenarına ulaştığında düşüşün yarısı geçilmişti.

Yusufcan zırhın sırtına, kimseye söylemeden, katlanmış ve sıkıştırılmış bir streç film katmanı saklamıştı. "Her şeyin bir noktası olur," demişti. Bu da zırhın acil durum cevabıydı. Adar bağı tek hamlede çekti ve çatıdan boşluğa atladı.

FIIIING

Streç film arkasından fırlayıp açıldı, rüzgârı içine doldurdu. Düşüşü yavaşladı ama iki arkadaşı hâlâ ondan hızlı iniyordu. Kollarını açtı, filmin kenarlarını gevşetti, kendini aşağı bıraktı. Yusufcan'ın yanına yetişti, sol koluyla belinden yakaladı. Berat'ın elleri bağlıydı, sağ koluyla kemerini kavradı. Lastikli eklemler gerildi, omzu bağırdı, ama tuttu. Üçü birlikte arka bahçedeki kumaş çuvalların üstüne indi.

Berat öksürerek doğruldu. Yusufcan gözlüğünü aradı, bulamadı. "Sırtındaki... Çalıştı mı gerçekten?" "Çalıştı," dedi Adar, bileklerindeki filmi dişleriyle koparıp ikisinin elini çözerken. "Üç gün uyumayan biri için fena değil."

Pencereden baktılar. Kumaşlılar çoktan kaybolmuştu, perdenin mor bir ucu dalgalanıyordu. Berat boynundaki ize dokundu: "Haritalar gitti. Demir artık nerede olduğumuzu biliyor." "O zaman beklemeyeceğiz," dedi Adar. "Onlara gideceğim." Yusufcan itiraz etmedi, kalkanın yedek kulplarını koluna sıkıca bağladı.

O gece Adar yalnız yürüdü. Demir'in sınırında üç sıra barikat vardı: sıralar, tahta kapılar, boru yığınları. İlkine dikenli omzuyla çarptı, tahtalar çatırdadı, barikat ortadan yarıldı. İkincisinde Orhun'un adamları borularını kaldırdı, Adar kalkanı kule yaptı, aralarından geçti. Üçüncüye karton baltayı indirdi. Kimse onu durduramadı. Sessiz bir koridorun sonunda ışık sızan bir kapıyı itti.

Eski müdür yardımcısı odasıydı burası, şimdi Demir'in tahtı. Duvarlara demir levhalar çakılmış, tavandan zincirler sarkıyordu. Ortada ona sırtı dönük biri duruyordu: demir bir kemer, omzunda gri bir pelerin. "Gelmen uzun sürdü," dedi lider, dönmeden. Adar o sesi tanıdı. Karton kılıç yere düşüp tıngırdadı. Lider döndüğünde fısıldadı:

Simla...
BÖLÜM 9

Simla'nın Teklifi

Kapının arkasından boruların sesi geldi, sonra Orhun'un yüzü göründü. "Lider, emir verin." Simla Adar'dan gözünü ayırmadı: "Dışarı çık, Orhun." Orhun'un çenesi kasıldı ama boruyu indirdi, kapıyı çekti. Kapı tam kapanmadı.

Simla demir kemeri çözüp masaya bıraktı. Altında yırtık bir okul gömleği vardı, kolu sökük, yakası kirli. "Sen mi yaptın bunu?" dedi Adar. "Yusufcan'la Berat az kalsın ölüyordu." "Hayır," dedi Simla. "Ben Kumaş'a haritaları vermedim. Kumaş bana verdi. İlk kıvılcımı onlar çıkardı. Önce plastikle betonu birbirine düşürdüler, sonra bana geldiler: 'Demir en güçlü, Demir lider olmalı.' Ben güçlü olmak istemedim, sadece hayatta kalmak istedim. Bir kez girince çıkış kalmadı."

Adar yavaşça yere oturdu. Berat'ın boynundaki iz, Yusufcan'ın titreyen elleri aklına geldi. Simla bir teklifle devam etti: "Demir ile YAB birleşsin. Tek bayrak, tek ordu. Kumaş'ı birlikte bitirelim." İki şartı vardı. Birincisi: Yusufcan kâğıt teknolojisini Demir'le paylaşsın, Orhun'un ordusu A-2 giysin. İkincisi daha zordu: "Sen burada kalırsın. Benim yanımda. Demir'in generali olarak."

"Neden?" diye fısıldadı Adar. "Çünkü sensiz bunu başaramam," dedi Simla, sesi ilk kez titreyerek. "Savaştan önce her gün yanımdaydın, savaştan sonra yok oldun. Yıllardır aklımdan çıkmadın, Adar. Orhun'un adamlarına senin zırhından kaçınmalarını söylerken bile yüreğim ağzımdaydı. Bu savaşı sen bitirebilirsin ama yalnız değil. Benimle."

Adar uzun süre cevap vermedi. Bir yanda eski bankın, kütüphane penceresinin, söylenmemiş her şeyin sahibi. Diğer yanda Yusufcan, Berat, anayasayı yazdıkları o masa, "YAB" dedikleri ilk akşam. "Bana vakit ver," dedi sonunda. "Ne kadar?" "Bir gece." Simla başını salladı: "Sabah Demir'in kapısında cevabını bekleyeceğim."

Kapıdan çıkarken Orhun karşısındaydı, gözlerinde nefret. Yanından geçerken fısıldadı: "Bir gece, general. Sonra seni ben bitirmek istiyorum." Adar cevap vermedi. Karanlık koridorda streç filmi hafifçe parıldayarak yürüdü. Arkasında tahtında Simla yalnız kaldı. Elleri titriyordu, ama bu sefer demirden değil.

BÖLÜM 10

B-1

Adar Meclis'e dönmedi. Yusufcan sabaha kadar atölyeden çıkmadı, kesme sesleri, katlama sesleri, bir kere de yere düşen bir şeyin gürültüsü geldi. Şafakta kapı açıldı: "Berat, gel. Sana bir şey yaptım." Masada çarşafın altında B-1 vardı, sadece Berat'a ölçülmüştü: vizörde ızgara çizgileri, sol kolda çekmeceli harita paneli, sırtta kâğıt rulolar, omuzda iki sinyal bayrağı, hafif lastik eklemler, hiç diken yok. "Sen dövüşmeyeceksin ama düşerken de tutunacaksın."

Berat zırhı giydi, harita çekmecesini açtı, Meclis'in planı kolunda belirdi. "Bu çok iyi," dedi. Sonra sordu: "Adar nerede?" "Demir'de." Berat vizörünü kapattı. Şafağın soğuğunda Demir'in kapısı açıldı: düzenli sıralar, Orhun, gri pelerinli Simla ve karşılarında sırtı kapıya dönük Adar. Adar Simla'ya doğru bir adım attı, Simla da ona.

Berat'ın içinde bir şey koptu. B-1'in lastikli bacakları onu koridorun ortasına fırlattı. Orhun boruyu kaldırdı, Berat çekmeceyi çekip bütün düşmanları bir bakışta saydı, sonra koridor yankılandı:

ADAR! NERDESİN?!

Adar döndü. Berat'ın gözleri Adar'dan Simla'ya, Simla'dan Adar'a gitti. "Biz seni bir gecedir arıyoruz. Yusufcan uyumadı, ben uyumadım. Sen burada bununla mı duruyorsun?" Orhun gülümsedi. Simla bir adım geri attı: "Berat, açıklayabilirim..." "Sen konuşma." Berat parmağını kaldırdı. "Önce Adar konuşsun."

BÖLÜM 11

Adar'ın Kararı

Adar her şeyi anlattı, iki şartı da, saklamadan. Berat bir kere bile sözünü kesmedi. Sonra haritasını açtı: "Biliyordum. Casuslar Demir saldırdığı gün geldi. Haritayı kim aldı? Kumaşlılar. Kimin işine yarar? Sadece herkes yorulunca kazanacak olanın. Işık sinyalleri hep Demir sınırından yanıyordu. Biz ikimizi düşürürken Kumaş ortada oturuyor."

Adar Simla'ya döndü: "Beni yanında istiyorsun. Peki Yusufcan'ı, Berat'ı, anayasayı, karton zırhı istiyor musun? Hayır. Teknolojiyi istiyorsun, beni istiyorsun, yanımdakileri istemiyorsun. Ama ben o masayı bırakamam." Sonra kendi teklifini yaptı: birleşmek yok, ortak cephe. Eşit. Kimse kimsenin teknolojisini almaz, kimse kimsenin generali olmaz. Birbirimize sırtımızı döner, aynı düşmana bakarız.

Simla uzun uzun ona baktı. Eski bankın, kütüphane penceresinin gölgesi bakışında geçti. "Ortak cephe," dedi ve elini uzattı. Adar elini tuttu. Demir askerleri boruları sessizce yere indirdi, Berat bayraklarını gevşetti. Ama Orhun elini uzatmamıştı: gözleri Simla'nın tutulan eline kilitliydi, yumruğu sıkılıydı. "Bu bitmedi," diye mırıldandı. Çok uzakta bir perdenin arkasında bir ışık iki kere yanıp söndü. Bu sefer cevap veren olmadı.

BÖLÜM 12

Kaç Gece

Eller daha yeni sıkışmıştı. Önce Meclis tarafından ince bir ıslık geldi, sonra bir tane daha. Koridorun ucunda yerden kalkan küçük kırmızı ışıklar belirdi. Berat vizörünü çevirdi, ızgara karanlıkta ilerleyen küçük, kare, kartondan şeyleri yakaladı. Hiçbirini kimse atmamıştı: her birinin kuyruğunda kolonya kokan titrek turuncu bir alev vardı. Çakmağın tuttuğu yerden itilerek koridor boyunca uçuyorlardı. "Yere!" diye bağırdı Berat.

İlk karton bomba kendi alevinin gücüyle havada eğilip Demir'in sıra barikatına çarptı. Ses büyük değildi ama sertti: kutu açıldı, kolonya kokusu fışkırdı, bir alev dili yalayıp geçti, sıraların boyası kabardı. İkincisi borulu yığına indi, kâğıt artıkları, kapı süngerleri, yırtık perde parçaları tutuştu. Onlarca küçük kutu alevli kuyruklarıyla koridoru doldurdu. Demir askerleri bağırarak geri çekildi.

"Kumaş mı? Bu Kumaş'ın işi mi?" diye bağırdı Orhun. "Hayır," dedi Berat, yüzü bembeyaz, "bu kâğıt kokuyor." Adar'ın kalbi durdu: kolonya, çakmak, preslenmiş karton, üstelik kendi kendine uçan. Böyle bir şeyi yapabilecek tek kişi vardı.

Yusufcan Meclis'in koridorundan koşarak geldi, elinde iki kutu, kuyruklarında henüz yanmayan çakmaklar. Üstünde kâğıt tozu, yüzünde kurum, gözlüğü burnunun ucunda. Adar'ı Simla'nın yanında sağ salim görünce durdu. Gözleri Adar'dan Simla'ya, yanan barikatlara, yine Adar'a gitti. Sonra sesi koridorda yankılandı:

30 dakikaya onları yenmeni beklerdik! Otuz dakika! Biz uyumuyoruz, Berat B-1'e giriyor, ben kolonya topluyorum, çakmak topluyorum, bütün gece kutuları katlıyorum, sen... NE YAPIYORDUN, KAÇ GECE?!

"Bir gece," dedi Berat yumuşakça. "Sen on iki saattir uyumadın." Yusufcan'ın yüzü bembeyaz oldu, yanan barikatlara baktı, ne yaptığını anladı. "Ben kendi zayıf noktamızı yaktım," diye fısıldadı. Orhun'un gözleri kısıldı: "Ortak cephe mi? Aynı sabah, ikinci bomba. Sen onunla el sıkıştın." Simla elini çekti. Berat'ın haritasındaki ızgara, yanan koridorun ucunda, kızıl ışıkta kıpırdayan bir silüete takıldı: kumaş pelerinli, dalgalanan alevlerin önünde dimdik duruyor ve gülüyordu.

Adar ancak o an Yusufcan'ın ilk günkü cümlesini hatırladı: "Bu karton, ıslanana kadar." Ya da tutuşana kadar. Alevlerin arasında Kumaş gözcüsü sessizce geri çekildi. İşini yapmıştı.

BÖLÜM 13

Hedef

"Alevlerin arkasına bak," dedi Berat. Yusufcan gözlüğünü itti. Yanan barikatın ötesinde, kızıl ışıkta, kumaş pelerinli figür kıpırdamadan izliyordu. Yusufcan yerden bir kutu aldı, kuyruktaki çakmağı çaktı ve kutuyu kumaşçıya doğru fırlattı. Bomba kendi alevinin gücüyle barikatın üstünden süzüldü, koridor boyunca bir kıvılcım çizgisi bıraktı. Kumaşçı geç fark etti, pelerini ayağına dolandı. Bomba göğsüne indi. Pelerin tutuştu, söküp yere attı, yüzündeki mor maske düştü.

"Haritacı..." diye fısıldadı Simla. Haritaları ona getiren, ilk "Kumaş" diyen oydu. Orhun'un borusu elinden düştü: "Yanlış kişiye kızmışım." "Hepimiz kızmışız," dedi Simla. Yusufcan ikinci kutuyu atmadı, Adar'a döndü: "Az önce sana bağırdım. Ama doğru kişiye atmışım, değil mi?" Adar günlerdir ilk kez gülümsedi. Haritacı kolu yanık hâlde koşmaya başlamıştı. Berat vizörünü indirdi: "Peşinden. Hemen."

BÖLÜM 14

Perdenin Arkası

Haritacı koridorlardan kaçtı. Arkasında Adar önde, Berat hemen ardında koşuyordu, Simla ve Orhun yan geçitten yolunu kesmeye çalışıyordu, Yusufcan yangını söndürmek için geride kalmıştı. Kolundaki yanık her adımda onu yavaşlatıyordu ama durmuyordu. "Dur! Seni öldürmeyeceğiz!" diye bağırdı Adar. Haritacı cevap vermedi.

Koridor okulun eski tiyatrosuna açılıyordu. Sahnenin önünde sıra sıra kadife perdeler asılıydı, bordo, mor, lacivert: Kumaş Konseyi'nin karargâhı. Haritacı perdelerin arasına daldı. Berat vizörüyle salonu taradı, perdelerin arkasında hareket eden gölgeleri yakaladı: "Burada yalnız değiller." Haritacı salonun en uzak köşesinde, mor bir perdenin önünde durdu, dizleri titriyordu. Arkasını döndü, gözleri yaşlıydı. "Yardım edin. Ben onları durdurmak istemedim. Ama artık bırakıyorum." Adar'ın adımı yavaşladı. Berat elini kaldırdı: "Tuzak olabilir." "Hayır." Haritacı bir adım attı. "Dinleyin. Kumaş'ın lideri... Kumaş'ın lideri sizin..."

Cümlesi yarım kaldı. Mor perdenin arkasından hiçbir ses gelmedi, yalnızca perde hafifçe kıpırdadı. Sonra içinden uzun, ince, siyah bir kumaş şerit çıktı, havada bir yılan gibi kıvrılıp haritacının boynuna dolandı. Adar atıldı ama çok geçti. Haritacı bir kez gözlerini Adar'a çevirdi, dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Şerit sıkıldı. Perdeye doğru çekildi, perde bir an şişti, titredi, sonra durdu. Adar perdeyi yırttı: arkasında kimse yoktu, sahne arkasındaki küçük bir kapı sallanıyordu. Yerde haritacı yatıyordu, gözleri açık, yüzünde garip bir sükûnet. Berat boynunu kontrol edip başını salladı: "Gitti." Adar koridora koştu, boştu.

Simla ve Orhun salona girdiğinde Adar haritacının yanında dizlerinin üstüne çökmüştü. Simla yüzüne uzun uzun baktı: "Adı Tolga'ydı. Bizim sınıftaydı. Hep arka sırada oturan, kimseyle konuşmayan çocuk." Berat haritacının cebinden küçük, kırışık bir kâğıt çıkardı. İçinde acele yazılmış tek bir satır vardı:

Başı sizin içinizde. Yakın. Çok yakın.

"Onu öldüren bizim ateşimiz değildi," dedi Adar. "Kumaş," dedi Berat. "Kendi adamını. Çünkü artık konuşabilirdi." Simla notu bir kez daha okudu, Adar'a döndü: "Başı bizim içimizde. Ya sizin, ya benim tarafımda." Adar ona, Berat'a, Orhun'a, kapıda gözlüğü kurumdan karamış, elinde battaniyeyle duran Yusufcan'a baktı. Aklındaki ilk soru hiç hoşuna gitmedi.

BÖLÜM 15

Şüphe

Yusufcan notu bir daha okudu. "Muhtemelen Demir tarafı," dedi. "Çünkü YAB'da Tolga adlı biri yok. Ben vatandaşların hepsini tanıyorum, zırh ölçülerini aldım. Tolga diye biri hiç gelmedi." Orhun öfkelendi: "Suçu bize mi atıyorsun?" Berat araya girdi: "Kumaş bizim Meclis'e de girdi. Nöbet saatlerimizi bilmek için içeriden biri lazımdı. Tolga'nın bunu öğrenmesi için içeriden biri gerekirdi." Simla yavaşça söyledi: "Hain iki tarafta da olabilir." "Ya da," dedi Berat, "tek bir tarafta ama iki tarafı da biliyor."

Adar yavaşça geri çekildi, gözleri herkesin üstünde gezindi: Orhun'un Simla'ya sadakati, Simla'nın haritaları kabul edişi, Yusufcan'ın bomba atarkenki nişancılığı, Berat'ın bir gecede Kumaş'ı çözmüş olması. Hepsi masum görünüyordu, hepsi şüpheliydi. Berat notun harflerine baktı: sol eğimli, kalem fazla bastırılmış. "Ya da öyle görünmek istemiş," dedi Yusufcan. Adar yazıyı tanıdık buldu ama nereden, hatırlayamadı.

O sırada kapıda bir YAB askeri belirdi, nefes nefese: "General, Meclis'te bir şey oldu. Atölyeye girilmiş, zırh kalıplarını almışlar. Hepsini." Yusufcan'ın gözleri büyüdü: "A-2'nin kalıplarını mı?" Asker bir rulo uzattı. Adar açtı: sağ eğimli, çok düzgün bir el yazısıyla tek satır vardı:

Güle güle, general.

Notun altında küçük, kâğıttan bir şey duruyordu: YAB amblemi.

SEZON 2 SONU

SEZON 3

BÖLÜM 16

Düşünme Saati

HIŞŞT

Perdeli salonda herkes aynı anda konuşuyordu. Berat vizörünü kapattı, haritayı açıp kapattı, sonra bağırdı: "Dört kişi, yan yana, hemen!" Orhun kapıya nöbetçi bırakıldı. Adar, Yusufcan, Simla ve Berat salonun ortasında dizildi.

"Ben düşünücem," dedi Berat ciddiyetle. "Hışşt. Ayakta düşünemem, kafam şişer." Adar salondan çıktı, yirmi saniye sonra kollarında dört karton sandalyeyle döndü. "Düşünürken oturulur." Yan yana dizdi. Yusufcan prototipini tanıdı: "Bu altı katlı! Arka ayakları..." "Hışşt."

Beşinci dakikada Berat ayağa kalkıp tur attı. Üç şeyi saydı: Tolga'nın sahte sol eğimli notu, atölyedeki gerçek sağ eğimli not ve amblem. Yusufcan amblemi uzattı. Berat ışığa tuttu, gözleri kısıldı: "Bu normal kâğıt değil. Senin özel presin." Yusufcan'ın yüzü değişti: "Bu kâğıt atölyeden çıkmaz." Kapıdan bir kumaş hışırtısı geldi. Orhun duymadı. Adar duydu, elini kılıcına attı.

BÖLÜM 17

Şüpheli Listesi

BERAT YAZIYOR

Berat mumlu kâğıda altı isim yazdı, kendi adı dahil. Kâğıdı sandalyelerin ortasına koydu, dördü eğilip okudu.

ADAR: nöbet saatlerini, atölyeyi biliyor, geceyi Demir'de geçirdi. Çürüten: bizi çatıdan kurtardı.

YUSUFCAN: atölye, özel kâğıt, bomba onun. Çürüten: bombalar bize değil Kumaşçıya gitti. (Zayıf, yanında bir soru işareti.)

SİMLA: haritaları Kumaş'tan aldı. Çürüten: Tolga'yı görünce yüzü çöktü. (Zayıf.)

ORHUN: Adar'a en sert o. Çürüten: Tolga ölürken salonda değildi.

NÖBETÇİ ASKER: notu ve amblemi taşıyan A-4'lü genç. Çürüten: atölyeye giriş izni yok. İsmini kimse bilmiyor.

BERAT: haritaları çizen, hızlı sonuç çıkaran. Çürüten: boynundaki iz.

"Neden benden başladın?" dedi Adar. "Çünkü en çok senden korkardım," dedi Berat. Listenin altında bir not vardı: "Bu liste yanlış. Altı değil, yedi olmalı." "Yedinci kim?" "Bilmiyorum. O yüzden listede yok." Perdeler rüzgârsız bir kez daha sallandı.

BÖLÜM 18

Karanlık

ışıklar söndü

Perdeler ikinci kez sallandı, bu sefer içinden bir şey geçiyordu. Salondaki bütün ışıklar bir anda söndü. Pencerelere örtü gerilmişti. Karton sandalyeler çıtırdadı, kumaşın hışırtısı her yerden geliyordu. "Adar!" Simla'nın sesi boğuktu. Adar atıldı ama sol dizi bükülmedi: A-2 Deluxe kendi kendine karşı çıkıyordu.

Günlerdir boru darbeleri, kolonya alevinin erittiği streç film, yorulan lastikler zırhı hırpalamıştı. Adar fark etmemiş gibi davranmıştı. Şimdi yere kapaklandı. Işıklar geri geldiğinde örtü kayıp gitti. Simla'nın sandalyesi boştu, üstünde çözülmüş bir şerit duruyordu.

Adar topallayarak salonu dolaştı: perde ipi kirişten çekilmiş, sahne arkası kapısı sallanıyor, pencere kenarında mor kumaş. Berat harita kolunda planı çizdi: "Önceden planlanmış." Plana tam girişirlerken durdu. Yusufcan'ın sandalyesi yerdeydi, kendisi yoktu. Yanında kâğıt duruyordu, özel presle yapılmış, sağ eğimli el yazısı:

Bir saat. Yalnız gel.
BÖLÜM 19

Kumaş'ın Üssü

mum ışığı

Not tiyatronun alt katını işaret ediyordu: eski kostüm deposu. Adar yalnız gitmedi, Berat B-1'in sessizliğiyle arkadan geldi. Aralıktan baktılar: duvarlarda mor, siyah, bordo kumaşlar, ortada karton bir sandalye. Yusufcan'ın bileklerine kumaş şeritler dolanmış, ağzına bez tıkılmıştı. Yanında iki nöbetçi kaçmasın diye dikilmişti.

Berat vizörüyle odayı taradı. "Belli oldu," dedi. "Yusufcan kesinlikle hain." Adar'ın nefesi kesildi: "Bağlı, ağzı tıkalı!" Berat üç şey saydı: düğümler kâğıt katlama düğümüydü, ağzındaki bez gevşekti, nöbetçiler kapıya değil mahkûma bakıyordu.

Yusufcan onları gördü, boynunu iki yana salladı, bezin altından boğuk sesler çıkardı. Nöbetçi bezi sıktı. "Bu hain gibi değil," dedi Adar. Berat: "Belki de öyle bakmasını istiyordur." Adar kapıyı itti. Tam o anda Yusufcan'ın tıkalı ağzından tek kelime duyuldu: "Berat..."

BÖLÜM 20

Diğer El

SOL EL / SAĞ EL

"Berat, dur," dedi Adar. "Ama Yusufcan hep diğer eliyle yazar." Berat'ın eli havada kaldı. "Ben ona ilk gün karton kalem verdim, sağ elinden tutamadı. Her şeyi sol elle yapar."

Berat üç notu gözünün önüne getirdi: Tolga'nın sol eğimli notu belki doğaldı, sağ eğimli iki not ise onun eli değildi. "Ya da öyle yazmayı bilen biri. Düğümleri de herkes atabilir. Ben fazla hızlı sonuç çıkardım." Plan değişti: Adar kalkanını geniş kanat yaptı, Berat nöbetçileri sessizce indirdi.

Yusufcan'ın bezini çıkardılar. "Haklıydın," dedi Berat'a. "Ben de olsam şüphelenirdim. Ama ben değilim." Üç kişiydiler, yüzlerini örtmüşlerdi, ama biri konuşurken sesini tanımıştı: "Meclis'ten. Bizden biri." Tam söyleyecekken depo kapısı çarparak kapandı, mumlar söndü, tavandan ağır bir ağ üçünün üstüne indi.

BÖLÜM 21

Hain

HAİN SİMLA!

Tavandan inen kumaş ağ henüz tamamen yere oturmamıştı. Karanlıkta ağırlığı omuzlarına çöken Adar kollarını kaldıramadı. Berat B-1'in lastikli dizleriyle yana kaydı, ağın kenarından kıl payı sıyrıldı. O anda Yusufcan ağın altından, nefesi kesilerek tek bir cümle bağırdı: "Hain Simla! Sesi o! Sandalyeye bağlarken konuşan, bana 'ses çıkarma' diyen o!"

"Yusufcan!" Adar'ın sesi çatladı. "Simla'yı onlar kaçırdı! Gözümün önünde aldılar!" "Kaçırılan biri burada konuşmaz!" dedi Yusufcan. "Biz onu görmedik, karanlıkta sesini duyduk. Sonra ışık geldi, sandalye boştu." Adar cevap veremedi, çatlak kalkanın kenarı koluna battı. Berat sessizdi.

Yukarıdan bir hışırtı geldi. Önce bir, sonra beş, sonra yirmi. Kostüm deposunun rafları, tavan kirişleri, asılı kumaş yığınları aynı anda canlandı. Siyah ve mor kumaşlara bürünmüş figürler aşağı atladı, hepsi Berat'a. Onu seçmişlerdi: Adar ağın altındaydı, topallıyordu; Yusufcan bağlıydı; geriye dövüşmeyen, kolunda harita taşıyan tek kişi kalmıştı.

İlk kumaşlı boynuna şerit fırlattı. Berat sol koldaki çekmeceyi çekip şeridi içine kaptı, tek hamlede çekti, kumaşlı ileri sendeledi. Omzundaki bayrağı sopa gibi tutup gözüne dayadı, sonra kafasına vurdu. İkincisi, üçüncüsü, dördüncüsü birden geldi. Berat geri çekilmedi. Karanlıkta bile kolundaki salon planı gözünün önündeydi: "Sol rafta altı kişi. Perde ipi kesilirse altısı da düşer." Küçük kâğıt makasıyla ipi kesti, raf devrildi, altı kumaşlı kendi kumaşlarına dolanıp yere yığıldı. "Orta sırada yedi kişi, tavan kirişi sağdaki halata bağlı." Halatı yakalayıp sıçradı, kirişin altından kaydı, yedi kumaşlı birbirine çarptı.

Biri arkadan sırtına atladı. Berat kâğıt rulolardan birini çekti, rulo fıng diye açılıp kumaşlının yüzüne yapıştı, adamı omzundan fırlattı. "Berat, arkanda!" diye bağırdı Adar ağın altından. "Biliyorum," dedi Berat nefes nefese, dönmeden eğilerek. "Üçünü de gördüm." Savaşı satranç gibi görüyordu, onlar aynı hamleyi tekrarlıyordu. Son kumaşlıyı kendi şeridiyle sandalye ayağına bağladı. Etrafında yirmi küsur kumaşlı yatıyordu.

Ağı kesip Adar'ı çıkardı. Karton sandalye yine boştu, yerde sadece Yusufcan'ın çekmeceli kolluğu duruyordu. "Ben dövüşürken sessizce aldılar," dedi Berat. "Hepsi dikkatimi çekmek içindi." Adar kolluğu kalbine bastırdı: "Ben ona inanmıştım." "Hâlâ emin değiliz," dedi Berat. "Ya Simla hain, ya biri onun sesini taklit ediyor. İki ihtimal de seni çok daha kötü yere götürür." Depo kapısının dışından yavaş bir alkış geldi. Bir, iki, üç. Sonra tanıdık, sakin, neredeyse üzgün bir ses: "Çok iyi dövüştün, Berat."

BÖLÜM 22

Gerçek Yüz

SİMLA

Kapı ağır ağır açıldı, koridorun karanlığından bir silüet süzüldü. Mum ışığına girdiğinde Adar'ın dizleri bir daha büküldü: Simla'ydı. Ama Demir'in odasında oturan Simla değildi. Yırtık okul gömleği gitmişti. Gövdesini kat kat dikilmiş koyu mor ve siyah kumaştan bir zırh kaplıyordu, hiç ses çıkarmıyordu. Ellerinde Demir borularından kesilip şekillendirilmiş metal eldivenler parlıyordu, omuzlarından kumaş bir pelerin dökülüyordu, kenarlarında mor işlemeler.

Berat işlemelere baktı, gözleri kısıldı: "Bölüm yedi. Pencerenin önünde duran komutan. Gri gözlü, haritaları ceketine koyan, emir veren. Perdesinin kenarı mor işlemeliydi." "Hatırlıyorsun," dedi Simla, sesi hâlâ eski banktaki ses kadar tatlıydı. Adar boğazında bir şey düğümlenirken sordu: "O yırtık gömlek..." "Bir gösteriydi. Sen gelince ne görmek istersin, Adar? Bir lider mi? Hayır. Sen hep yaralı olanı görürsün. Kırık kalem varsa benim kalemim olurdu, devrik sıra varsa benim sıram."

"Hepsi yalan değildi. Kütüphanenin penceresi doğruydu, paylaşılan kulaklık doğruydu, 'yıllardır aklımdan çıkmadın' doğruydu. Ama savaş çıktığında karar verdim: herkes kendi malzemesine sarıldı, plastik, beton, demir, karton. Kumaş ise hepsini sarar." Berat dişlerini sıktı: "Kumaş Konseyi..." "Benim. Başından beri. İlk kavgayı ben çıkardım, plastiği betonla, betonu demirle ben düşürdüm. Demir'in lideri olmam sadece bir örtüydü: iki taraftan birden ipleri çekmenin en iyi yolu." Berat'ın yumruğu sıkıldı: "Tolga." "Konuşmaya hazırdı. Beni, Meclis'teki haini, belki ikimizi birden söyleyecekti." Dudaklarının kenarı kıvrıldı: "Evet. Ben tek değilim."

"Onu bu akşam söylemeyeceğim, çünkü bir teklifim var." Adar'ın kalkanı elinden düştü. "Bir daha mı?" "Bu sefer farklı. Yusufcan bende, sağ, dokunmadım, dokunmayacağım. A-2'nin kalıpları da bende. Demir'in boruları, Kumaş'ın şeritleri, senin zırhının tasarımı, hepsi tek yerde." "Ne istiyorsun?" "Seni. Ama bu sefer eşit değil. YAB biter, anayasa biter, karton biter. Kumaş her şeyi sarar. Sen benimle gelirsin, general olursun, Berat da gelebilir, Yusufcan sana dönebilir. Kimse zarar görmez." "Reddedersem?" Mum alevi sallandı, gözlerinde bir an eski bankın gölgesi geçti: "O zaman Yusufcan'ın yaşaması için başka bir sebep bulman gerekecek."

Berat öne atıldı ama Simla elini hafifçe kaldırdı. Karanlık depodaki bütün perdeler aynı anda indi, fenerler söndü, kumaş hışırtıları her yerden doldu. "Bir gün, Adar. Sabaha kadar." Mumlar yeniden yandığında depo boştu. Yerde mor bir kurdeleyle iliştirilmiş bir kâğıt duruyordu. Adar aldı: sağ eğimli el yazısıyla bir saat ve bir yer yazılıydı.

BÖLÜM 23

İsmini Kimse Bilmiyordu

KEREM

Gün doğarken Adar'la Berat Meclis'e döndü. Adar'ın dizi hâlâ topalladı, zırhının parçaları gıcırdıyordu. Meclis boştu. Berat odanın ortasında yavaş yavaş yürüdü, masaya, kapıya, atölyenin kilidine baktı. "Şu an düşünmem lazım. Ama bu sefer ayakta. Hışşt." Cebinden o gece yazdığı listeyi çıkardı, altıncı satırın altındaki notu okudu: "Bu liste yanlış. Altı değil, yedi olmalı."

"Hayır," dedi kendi kendine. "Liste doğruydu, ben beşinci satırı yanlış okumuşum." Satırı yüksek sesle okudu: "Nöbetçi asker. Notu ve amblemi eliyle taşıdı, atölyenin çalındığını ilk o gördü, tam doğru anda geldi. Çürüten: atölyeye giriş izni yok. İsmini kimse bilmiyor." "Yirmi beş kişilik ordunun içinde bizim askerimizin adını hiçbirimiz bilmiyoruz. Üç aydır beraberiz, kimse ona adını sormadı. Tolga da arka sırada oturan çocuktu. Kumaş kimsenin görmediği çocukları seçiyor."

Kapıdan bağırdı: "Nöbetçi! Gel buraya!" A-4 giyen genç bir asker göründü, elinde hâlâ karton bir rulo. "Adın ne?" "Kerem, komutan." Berat masaya bir kâğıt koydu, kurşun kalemi uzattı: "Şunu yaz bana: 'Güle güle, general.'" Kerem sağ eliyle, düzgün, acele etmeden yazdı. Berat atölyeden getirilen notu yanına koydu: aynı el, aynı sağ eğim, aynı "g" harfinin alt kıvrımı. "Biliyordum," dedi yumuşak sesle. "Ama senin adın bile yoktu listede. Sadece nöbetçi asker. Ben bir gün görmek istemedim."

Kerem yavaşça başını kaldırdı, yüzünde garip bir sükûnet vardı. "Üç ay bu odanın kapısında nöbet tuttum. Amblemi dikerken iğneyi ben tuttum, anayasa yazılırken kâğıtları ben taşıdım, Adar'ın kaskını ben hazırladım. Kimse bir kere 'teşekkürler Kerem' demedi." "Çünkü adını bilmiyorduk," dedi Adar kısık sesle. "Evet. Simla bildi."

"Simla bana adımı sordu. Sonra nöbet saatlerini, atölyenin yerini, Yusufcan'ın kapıyı hangi tarafa kilitlediğini. Çünkü ilk defa biri benimle konuşuyordu. Atölyeyi ben soydum. Tolga'nın ölümü planda yoktu, onu görünce bir gece uyuyamadım." "Ama devam ettin." "Simla dedi ki: bu savaş bittiğinde kimse arka sırada oturmayacak." Yusufcan'ın eski spor salonunda, perdeli yedek odada tutulduğunu söyledi, sağ olduğunu da.

Berat sandalyeden kalkıp Kerem'in yanına yürüdü. "Adım Berat. Ben komutan değilim. Sen Tolga'nın ölümüne sebep oldun, ama senden bir şey istiyorum: bize yardım et. Bu savaş bittiğinde adını herkes bilecek. Söz veriyorum." "Sözünü tutar mısın?" "Tutarım." Kerem Adar'a baktı, Adar başını salladı. "Simla sizin düşündüğünüzden çok daha ileride. Yusufcan sadece bir yem. Asıl hedefi..." Tam o anda Meclis'in kapısı çarparak açıldı, Orhun nefes nefese, yüzü bembeyaz, içeri daldı: "Demir'in sınırı! Kumaşlılar bizi kuşatmış! Simla'yı arıyorum, hiçbir yerde yok!" Kerem gözlerini kapattı: "Geç kaldık."

BÖLÜM 24

Orhun

ORHUN

Orhun kapıda nefes nefese durdu: "Simla nerede? Kuşatma var, lider yok!" Berat ona yürüdü: "Orhun. Simla Kumaş lideri." Orhun yalan söylediğini sandı. Adar: "Ben gördüm. Kumaştan zırhla, metal eldivenle, pelerinle." Kerem: "Ben de ona bilgi taşıdım. Haritacı Tolga da onun adamıydı."

Orhun dizlerinin üstüne çöktü, elleri yüzüne gitti. "Beni sınırdan çıkarmak için kuşattılar." Birkaç dakika sonra elini indirdi, bakışı değişmişti. "Sana kılıç çektim, Adar. Bana bir şans ver." Adar elini sıktı: "Demir'in sınırını tutacak birine ihtiyacımız var."

Berat planı çizdi: Orhun Demir sınırında asker toplayıp Kumaşlıları tutacak, Berat ve Kerem Kumaş'ın karargâhını oyalayacak, Adar tek başına eski spor salonuna gidip Yusufcan'ı kurtaracak. Çıkarken Orhun Adar'ın omzuna elini koydu: "Simla'ya benim adıma bir şey söyle." Bir an düşündü. "Söyleme. Ben kendim söylerim."

BÖLÜM 25

Zımpara

ZIMPARA

Eski spor salonunun perdeli yedek odasının kapısı yavaşça açıldı. Simla içeri adım attı, kumaş zırhı hiç ses çıkarmadı, metal eldivenleri soğuk soğuk parladı, pelerini arkasında zeminde sürükleniyordu. Yüzünde Adar'ı beklerken ördüğü sakin gülümseme duruyordu. Gülümseme kapıdan üç adım sonra söndü.

Mum ışığı odayı çarpık bir sarıyla aydınlatıyordu. Zemine nereye bakarsa baksın kumaşlı vardı: kırk kişi, yan yatmış, üst üste devrilmiş, hiçbiri kıpırdamıyordu. Siyah ve mor zırhlarının üstünde küçük, düzenli, ince delikler vardı, hepsi aynı çapta. Devrik bir sandalye, kopmuş şeritler. Ve sandalyenin hemen önünde Yusufcan duruyordu: gözlüğü yok, üstü başı toz içinde, kolu kanamış ama ayakta. İki elinde birer kuru kafa tutuyordu: iki Kumaşlı'nın kopmuş beyaz kuru kafa maskeleri. Elleri hiç titremiyordu. Yüzünde garip, dinlenmiş bir bakış vardı. "Nasıl...?" dedi Simla, sesi ilk kez çatlayarak.

Yusufcan başını yavaşça kaldırdı. "Beni kim bağladı? Düğümleri kim attı?" Kuru kafaları yere bıraktı, çıtırdadılar. "Kâğıt katlama düğümüydü. Benim attığım düğüm. Yani atölyede benden bir şeyler öğrenen biri vardı ve ben fark etmedim. O zaman şunu düşündüm: kâğıt katlama düğümü açılırken özel bir kıvrımı vardır. Parmağını doğru yere bastırırsan kendiliğinden çözülür." "Kırk kişi..." "Sırtımda bir şey vardı. Zırhımın altında. Kimse arayacak aklı bulamadı."

Bir hareketle sırtından uzun, ince, tamamen zımpara kâğıdından yapılmış bir hançer çekti. Kat kat sarılmış, preslenmiş, sivri ucu mum ışığında kum gibi parladı. Simla bir adım geri attı. Yusufcan cevap vermeden öne atıldı. Ayakları kumaşlıların arasında kayarak geçti, hançer elinde bir ışık çizgisi gibi parladı. Simla elini kaldırdı ama metal eldiveninin parmakları hamlenin hızına yetişmedi. Hançer havada yarım daire çizdi, kalbine yöneldi.

Simla geriye eğildi. Hançer göğsünden bir parmak mesafede geçti ve yalnızca pelerinini ikiye ayırdı. Mor işlemeli kumaşın yarısı yere süzüldü, yarısı omzunda bir ip gibi sarktı. Yusufcan birkaç adım ilerleyip durdu, elinde buruşuk bir kumaş parçası. "Kaçırdım," diye mırıldandı.

Simla yırtık pelerinine baktı, sonra yerdeki kırk kişiye. Yüzünde şaşkınlığın ardından yavaş bir ilgi belirdi. "Sen bu odada kırk kişiyi tek başına..." "Hayır," dedi Yusufcan. "Zımparayı sadece sırtıma koymuştum. Gerisini Kumaş'ın kendi şeritleri yaptı. Biri diğerine dolandı. Sandalyeyi ben devirdim, ışığı ben söndürdüm, kapıyı ben kilitledim. Karanlıkta herkes herkese vurdu. İkisinin maskesini çıkarmam gerekti, beni görmüşlerdi. Yüzlerini görmedim." Koridorun sonundan topallayan bir ayak sesi yaklaştı, her adımda bir gıcırtı. Yusufcan hançeri kaldırdı: "Adar. Geç kaldın."

BÖLÜM 26

Nerede

ÇAN

Adar kapıdan girdi, tek mum yanıyordu. Kırk hareketsiz Kumaşlı, devrik sandalye, iki beyaz maske. Ortada yarısı kesik pelerinle Simla. Yusufcan yoktu. "Simla. Yusufcan nerde?" "Bir saniye önce buradaydı. Mum titredi, gözümü kırptım."

Perdenin ardında kâğıt bir kapı yarı açıktı. Eşikte kırık uçlu bir zımpara hançer, yanında sol eğimli bir not: "Kalıplar bende. Sabaha YAB'da görüşürüz." Simla'nın yüzü bembeyaz oldu: A-2 kalıpları, Demir ölçüleri, hepsi bu odadaydı. Sandık boştu.

Adar: "Cevabım hayır." Simla metal eldivenlerini kaldırdı: "O zaman bir daha asla sormayacağım." Yumruğu A-2'nin çatlak göğüslüğüne indi, Adar duvara savruldu. Kalkan kule oldu ama yarısı açılmadı. Simla Adar'ın boynuna yaklaştı: "Bir kere daha sor bana." Adar: "Neden bu kadar kazanmak istiyorsun?" Simla cevap veremedi. O anda YAB'ın alarm çanı üç kez çaldı. "Sabah olmuş. Yusufcan geldi."

BÖLÜM 27

Tavan

BANT

YAB'ın alarm çanı üçüncü kez çaldı. Ses okulun bütün koridorlarını doldurdu, eski spor salonunun duvarları titredi, tavandan ince bir toz yağmuru indi. Simla çanı bir an dinledi. Sonra toz yağmurunun nereden geldiğine baktı, başını kaldırdı.

Yedek odanın tavanı yüksekti, kirişleri karanlıkta kayboluyordu. Tozun düştüğü köşede, kirişlerin arasında, koli bandıyla yapışmış bir şey vardı. Bant şeritleri kirişten kirişe gerilmiş, ağın içinde bir koza gibi koyu bir gölge asılıydı: sırtında kâğıt bir çanta, elinde yeni bir zımpara hançer, yüzünde tozlu, kayık bir gözlük. Gözleri parlıyordu. Yusufcan elini kaldırıp küçük bir el salladı. "Merhaba." Simla'nın eli Adar'ın boynundan çekilmeye başladı. Çok geçti.

Yusufcan bantları tek hamlede kesti. Gövdesi aşağı bırakıldı, hançer önünde, ucu Simla'nın omzuna yönelmiş. "ADAR SANA SÖYLEDİM, SABAHA YAB'DA GÖRÜŞÜRÜZ!" Hançer Simla'nın kolunu buldu. Zımparanın pütürlü yüzü kumaş zırhı aşındırıp yırttı, kola derin bir çizgi çekti. Simla bağırdı: ilk kez gerçek bir ses çıktı ağzından, boğuk, acıyla kırılmış. Yusufcan yere indi, yuvarlandı, dizlerinin üstünde doğruldu, hançerin ucu titriyordu.

Simla son anda eğilmişti: yoksa hançer kalbine saplanırdı. Geriye sendeledi, sol kolunu sağ eliyle sıktı, metal eldivenin parmaklarının arasından koyu bir sıvı damladı. "Sen..." diye fısıldadı. Gözlerinde şaşkınlık, öfke ve tanımadığı bir korku vardı. Yusufcan ayağa kalktı: "Simla. Bırak. Kolun... Yeter." "Yeter mi?" dedi Simla. "Kırk adamım. Kalıplarım. Kolum." Kâğıt kapıya doğru geriledi. "Bu bitmedi." "Biliyorum," dedi Adar.

Simla bir hamlede kâğıt kapıdan sıyrıldı, pelerininin yarısı kapıya takıldı, koptu. Perdelerin arkasından bir kumaş hışırtısı, hızlı ayak sesleri, uzaklaşan bir gölge. Çan susmuştu. Yerde Simla'nın bıraktığı koyu bir iz kapıya doğru uzanıyordu. Adar duvara yaslandı: "Üç saat mi tavanda durdun?" "Dört. Sırtım tutuldu. Bantlar yapışkan olmasaydı düşerdim." Çantayı salladı: "Kalıplar burada. A-2'nin ölçüleri, Demir'in boru planları." "Peki kırk adam?" "Yarısı kendi kendine. Ben her şeyi biraz yanlış yere koydum." Kuru kafalar için sesi kısıldı: "Onlar bende kalsın. Kimsenin yüzünü görmek istemedim." Adar omzuna elini koydu: "Bitti. Hadi eve gidelim."

BÖLÜM 28

Asla

KAN

Simla uzağa gidemedi. Kâğıt kapıdan çıktıktan sonra spor salonunun karanlık koridorunda üç adım attı, dördüncüde dizleri büküldü. Duvara yaslandı, sol kolunu göğsüne bastırdı. Kumaş zırhın kolu koyu kırmızıya dönmüştü, metal eldivenin parmaklarından damlalar yere düşüyordu. Kumaşlıların hepsi odadaydı, hepsi yerde. Yardım edebilecek kimse kalmamıştı. "Agh... Fazla kanıyor."

Arkasından topallayan Adar ve elinde zımpara hançerle Yusufcan göründü. Simla ilk kez, hayatında ilk kez, kimseye gizlenmeden baktı: pelerini yoktu, yüzü bembeyazdı. "Yardım edin...! Lütfen. Durduramıyorum. Sadece bir sarık. Sadece biraz..." Adar bir adım attı. "Asla!" dedi Yusufcan, hançer titreyerek. "Tolga'ya yardım ettin mi? Boynundaki şerit sıkılırken kimseye yalvaramadı. Sen onu orada bıraktın."

"Berat'ı camdan attırdın. Beni attırdın. Kırk kişi odada yatıyor, hepsi senin emrinle geldi. Kerem'i üç ay kandırdın. Orhun'a yalan söyledin. Adar'ın gözlerinin içine bakıp 'yıllardır aklımdan çıkmadın' dedin. Şimdi bize yardım mı diyorsun?" "Yusufcan," dedi Adar yavaşça. "Hayır! Sen bile bunu yapma! Bu savaşı o başlattı, kaç kişi yaralandı, kaç kişi öldü!" "Biliyorum." "O zaman neden..." "Çünkü o kanıyor." Adar'ın sesi alçaktı ama titremedi.

Adar Simla'nın yanına çöktü, topallayan dizi yere sürtündü. "Yapma," dedi Simla. "Hak etmiyorum." "Biliyorum." Simla'nın gözleri yaşlıydı, ağlamıyordu. "O haklı. Tolga'yı ben... Sadece bir an, konuşacak diye. Bir kere bile özür dileyemedim." Adar kumaştan bir parça koparıp Simla'nın koluna bastırdı, kan hemen kumaşa yayıldı. "Ellerini çek!" diye bağırdı Yusufcan. "Berat bunu duysa..." "Berat burada değil." Adar başını kaldırdı. "Sen de burada değilsin, Yusufcan. Bu hançerli çocuk, kırk kişiyi yatıran çocuk, bu sen değilsin. Sen kâğıt katlayan çocuksun. Bunu yapacak olan sen değilsin."

Yusufcan hançere baktı: zımpara kâğıdının ucu kan içindeydi, hâlâ parlıyordu. Parmakları gevşedi, hançer yere düştü, çıtırdayarak. Koridorda yalnızca üç nefes duyuluyordu. Adar kumaşı sıkıca sardı. "Neden?" diye fısıldadı Simla. "Çünkü seni yıllar önce bir bankta tanıdım," dedi Adar, başını kaldırmadan. "Ve o banktaki çocuk hâlâ bir yerde olmalı." Simla'nın gözünden tek bir damla indi, hemen kolunun yenine sildi. Yusufcan duvara sırtını verip yere oturdu, gözlüğünü ellerinin arasına aldı. Uzaktan yeniden çan sesi geldi: bu sefer iki vuruş bir sessizlik, Berat'ın sinyali. Kuşatma bitmişti. Adar yavaşça sordu: "Kalkabilir misin?" Simla zorlukla başını salladı. Üçü birlikte koridorun karanlığından yürüdü.

BÖLÜM 29

Af

AF

Üç adım yürümüşlerdi. Yusufcan arkalarından bağırdı: "Sen her şeye neden olan çocuğu affediyorsun!" "Affetmedim," dedi Adar. "Kan kaybından ölmesin diye." Yusufcan'ın sesi kırıldı: "Tolga boğuldu! Daha on altı yaşındaydı!"

Simla Adar'ın omzundan çekildi: "Yusufcan haklı. Beni bırak. Beni affetme. Ben kaçmayacağım ama bir şey istiyorum: beni Meclis'te açık yargılasınlar. Her şeyi anlatacağım. Haritaları, Tolga'yı, kırk kişiyi."

Adar: "Affetmedim. Sana söz veriyorum. Ama ölürse Kumaş'ın kaç kişisi olduğunu, haritaların nerede olduğunu hiçbirimiz öğrenemeyiz. Ve o banktaki çocuğu tamamen bırakamıyorum. Bunu sana yalan söyleyerek saklamayacağım." Yusufcan hançeri duvarın dibine bıraktı: "Ben bunu bir daha hiç kullanmak istemiyorum."

BÖLÜM 30

Anlatı

BERAT + YUSUFCAN

Koridorun ortasında Yusufcan durdu: "Herkes devam etsin. Sen gel Berat. Sana her şeyi anlatayım." Nişe çekildiler. Yusufcan zırhının altında ilk günden beri zımpara bir hançer taşıdığını, düğümleri çözüp kalıpları aldığını, tavana bantla çıktığını, kuru kafaların yalnızca maskeler olduğunu, Simla'ya kalbine nişan aldığını ve Adar'ın yardım ettiğini tek tek anlattı.

Berat uzun süre sustu, sonra Adar'ın karşısına geçti: "Ona yardım ettin. Affetmedin. Seni anlıyorum. Ama onu koruyan sensin, yaptıklarına da sen cevap vereceksin. Meclis'te açık yargılama olacak. Sen onun yanında duracaksın, savunma yapmayacaksın. Sadece yanında." Adar'ın gözleri doldu, başını salladı.

Altı kişi karanlık koridorda birlikte yürüdü: hiçbiri birbirine bakmadı, ama hiçbiri yalnız değildi. Meclis'in kapıları önlerinde açıldı.

SEZON 3 SONU

SEZON 4

BÖLÜM 31

Yargı

YARGI

Eski müdür odası artık yargıç kürsüsüydü. Yusufcan iki gece uyumadan ortadaki masayı kaldırıp yerine karton kürsüler dizmişti. Odanın bir ucunda yüksekçe bir platformda Berat ayaktaydı: B-1 üstünde, elinde kâğıttan bir tokmak. "Ayakta düşünürüm. Oturursam uyurum."

Solda sanık sırasında Adar, çatlak kalkanı dizlerinde, yanında Orhun oturuyordu. Boruyu odanın dışında bırakmıştı. Ortada, dar boşlukta Simla duruyordu: kolunda temiz bir sargı, üstünde yalnızca yırtık gömlek. Tam karşısında, beş adım ötede, yeni gözlüğüyle Yusufcan.

"Oturum açıldı," dedi Berat. "Anayasada yargı maddesi yok, bu gece onu yazıyoruz. Madde üç: her sanık dinlenir, her savunma sonuna kadar dinlenir, hiçbir ses boğulmaz." İddiaları okudu: harita hırsızlığı, savaşın başlatılması, Tolga'nın ölümü, camdan atma, kalıp hırsızlığı, kırk kişilik tuzak.

Yusufcan kâğıdı açmadı: "Tolga. Onun adını sen biliyordun, biz bilmiyorduk. Arka sırada oturan çocuk. Perdenin arkasındaydın, sesini tanıdım. Adar'a 'seni seviyorum' diye bakıp bunu yaptın." Orhun ayağa kalktı: "Ben de sanığım. Kumaş beni örtü olarak kullandı, Tolga'nın ölümüne ortak oldum."

Simla her şeyi kabul etti: haritalar, savaş, Kerem, atölye, kırk kişi. "Bir tanesi hariç. Tolga'yı ben öldürtmedim." Berat tokmağı düşürdü. "'Konuşursa bitiririz' dedim ama kastım susturmaktı. Perdenin arkasındaki benim emrimle değil, başka birinin emriyle hareket etti. Kumaş'ı ben kurdum ama fikri bana teslim eden biri vardı." Kapı çarptı, bir asker mor kurdeleli kâğıtla girdi: "Üstünde Adar'ın adı var."

BÖLÜM 32

Gömlek

GÖMLEK

Yusufcan nota bakmadı bile. "Peki," dedi sakince. "Adar'a neden yalan söyledin?" Odada tek nefes duyuldu. "Yırtık bir gömlek giymiştin, gözlerin yaşlıydı, 'sadece hayatta kalmak istedim' dedin. Bunu sadece Adar'a söyledin."

"Çünkü onun yüzüne bakarak yalan söylemek kolaydı," dedi Simla. "Neye inanacağını, hangi cümlede yumuşayacağını biliyordum. Yırtık gömlek benim fikrimdi. Ama kütüphanenin penceresi gerçekti, paylaşılan kulaklık da, banktaki günler de." Beni gönderen biri vardı, dedi: "Adar'ı yanına çek. O gelirse YAB çöker." Gömleği giydi, yalanı söyledi. "Ve o sırada gerçekten onu seviyordum. En kötü kısmı bu."

Adar ayağa kalktı, söz hakkı istedi. "Ben sana o gece inanmıştım. Dizim topalken, kalkanım çatlakken seni savundum. Soruyorum: pencere gerçekse, o bankta oturan kız gerçekse, onu bu odaya sokacak kadar çok mu korkuyorsun?"

"Ben o bankın çocuğunu hiç vermedim," dedi Simla. "En derine sakladım. Ona bakarsam her şeyi bırakırdım. O zaman perdenin arkasındaki kişi beni de susturacaktı." Berat kurdeleyi çekip kâğıdı açtı, ilk satırda yüzü bembeyaz oldu: "Adar, bu mahkemede yargılanan sen olacaksın..."

BÖLÜM 33

Tehdit

ŞEFFAFLIK

Berat notu sonuna kadar okudu: "Dört kamp birbirini yiyecek, ayakta kalan beşincisi alacak. Perdenin arkasındakini sorma, kendini sor. Cam seni bekliyor." Yusufcan fısıldadı: "Cam." Simla'nın yüzü bembeyazdı. "Herkesten büyük bir tehdit geliyor..."

"Okulun öbür bloğunda, fen binasının camlı koridorlarında, serada, laboratuvarda altıncı bir kamp var: Cam Hanedanlığı. Savaş çıktığından beri tek hamle yapmadılar. Sadece izlediler. Herkesin yorulmasını bekliyorlardı." Orhun: "Cam kırılır." Simla acı acı gülümsedi: "Kırılan cam keskindir. Kırılmak için gelmiyorlar, kesmek için geliyorlar."

Perdenin arkasındaki kişi Cam'ın elçisiydi. "Beni de kullandı. Kumaş fikrini bana o verdi. Tolga öldüğü gün anladım. Şu an bu odada beni izliyor olabilir." Berat mahkemeyi askıya aldı, Kerem köşeleri taradı, Yusufcan perdeleri indirdi. Adar: "A-2'nin kalıpları sendeydi, Yusufcan. Onları ben giyiyorum." Tam o sırada pencerelerin streç filmi titredi, dışarıdan keskin, soğuk bir ışık süzüldü. Okulun karşı bloğundaki bütün camlar aynı anda aynı açıyla parlıyordu. "Geldiler," diye fısıldadı Yusufcan.

BÖLÜM 34

A-2 Opus

OPUS

Yusufcan streç filmden son bir kez dışarı baktı, döndü: "Adar. Gel, yeni bir zırhın var. Cam geliyorsa Deluxe yetmez. Üç gündür atölyedeyim." Atölyede çarşafın altında A-2 Deluxe'e benzeyen ama bambaşka bir zırh duruyordu. "Adı A-2 Opus."

Gövde çift oluklu mukavvaydı: iki oluk katı arasında düz katman, Deluxe'den çok daha sert. Dikenler artık sabit değildi, katlanıyordu: kapalıyken düz, tek kulpla açılıyor. Lastik eklemler çift katlı ve yenilenebilirdi. Vizör mat streç filmle kaplıydı: Cam'ın ışık oyunlarında gözüne giren ışık yarıya inecekti. Kalkan Fable'ın çekmeceli kalkanıydı, yeniden yapılmış: yuvarlak, geniş kanat, kule.

Adar eski zırhını teker teker çıkardı. Opus oturdu. "Daha hafif. Ve daha sert." "Her zaman aynı şeyi söylüyorsun," dedi Yusufcan, "ama bu sefer biraz daha doğru." Sırtta bir not vardı: "Bu zırhın sınırı var." Sertlik bir bedel istiyordu: ağırdı, dörtten fazla vuruşta çökebilirdi. Cam bin yerden vuracağı için bu önemliydi. Pencereden bir parıltı geçti, çatıda bir gölge belirdi.

BÖLÜM 35

B-1 Fable

İŞARET

"Bir dakika," dedi Yusufcan, ikinci çarşafı çekti. "Berat. Sana da yeni zırh. B-1 Fable." Notu sesli okudu: "B-1 düşünmek için yapılmıştı. Fable ise düşünürken hayatta kalman için. Berat dövüşmez, ama artık kimse onun gözünden kaçmaz."

Malzeme çift oluklu mukavvaydı, lastik eklemler hâlâ vardı, diken yoktu, hafif ve sessizdi. İşaret Mızrağı kâğıttan, katlı sert bir bıçaktı: yüzde seksen ihtimalle kâğıt kesiği atıyor, değdiği kişinin üstünde gece parlayan, gündüz fark edilmeyen bir işaret bırakıyordu. Berat işaretliyi karanlıkta uzaktan görüp haritasına işleyebilecekti. Gizli pencereler oluk katmanlarının arasındaydı: kol penceresi mini harita, not penceresi mumlu kâğıt, acil pencere yedek boya ve sinyal bayrağı, arşiv penceresi yalnız Berat'ın bildiği kanal. Berat arşiv penceresini ikinci denemede çözdü.

Sırtta streç film şemsiyesi neodyum mıknatısla plakaya yapışıyordu, iki eli serbest kalıyordu. Değerler: koruma 65, hız 80, nadirlik 100. Zayıf yönler: boya su ve silmeyle çıkıyor, mıknatıs kırılgan, Demir borular ona yapışabilir, uzun yağmurda mukavva yumuşuyor, Adar'ın A-2'sinin filmi boyayı tutmuyor. Berat mızrağı aldı, çatıdaki gölgeye çıktı. "Seni bekliyordum, Berat," dedi bir ses.

BÖLÜM 36

Billur

BİLLUR

Çatıda şeffaf, kat kat ince camdan dokunmuş bir pelerinli silüet duruyordu. Yüzünü ışığı kıran ince bir tül örtüyordu, arkasında büyük bir ayna vardı. "Adın ne?" "Billur." Savaştan önce okulun nöbetçi öğrenci başkanıydı: her koridorun nöbet çizelgesini, her anahtarı, herkesin adını bilirdi. "Kerem'in adını kimse bilmiyordu. Ben biliyordum."

Cam'ın tek kuralı şeffaflıktı: "Bu okulda hiçbir şey saklanmayacak." Billur aynayı çevirdi, güneş ışığını tek noktaya topladı, karton parapetin üstünde yarım avuçluk yanık bir çukur açıldı. "Cam ışığı toplar. Karton ışığı yutar, değil mi? Yusufcan öyle sanıyordur." Berat'ın içi buz kesti: Opus'un mat vizörü ışığı dağıtırdı ama ısıyı değil.

Berat mızrağı Billur'un pelerininin kenarında gezdirdi, ama gündüz iz görünmezdi. "Biliyorum," dedi Billur. "Sadece gece geleceğimi bilmeni istedim. Adar'a söyle: bu gece Cam kulesinin tepesinde tek başına beklerim. Gelmezse..." Ayna döndü, ışık Meclis'in çatısına düştü. Parapet alev aldı.

BÖLÜM 37

Dört Kişilik Paraşüt

FIIING

Meclis'in çatısı çatırdadı, merdiven alev almıştı. Tek çıkış penceredi. Orhun ve Kerem askerleri çatı kenarından ip merdivenle indirmeye gitti. Simla yürüyemiyordu: "Beni bırakın." "Hayır," dedi Adar. Berat planı kurdu: Opus'un sırtındaki paraşüt tek kişilikti, ama Fable'ın şemsiyesi neodyum mıknatısla ona yapışırsa iki film birleşir.

Berat ve Yusufcan Adar'ın koluna yapıştı, Simla göğsüne dayandı. Berat saydı: "Bir. İki. Üç." Dördü birden pencereden bırakıldı. Adar bağı çekti, FIIING, film açıldı ama dört kişiyi taşımaya yetmedi. Berat mıknatısı tokaya yapıştırıp şemsiyeyi açtı, iki katman kenetlendi, düşüş neredeyse durdu. "Ben bunu hesaplamamıştım ama çalışıyor!" diye bağırdı Yusufcan.

Tam o anda gökyüzünden bir parıltı paraşütün tepesine düştü. Cam odaklıyordu, streç filmde bir delik belirdi. Adar kalkanını geniş kanat yapıp ışığın önüne tuttu, mat yüzey parlamayı dağıttı. Dört kişi bir yumak hâlinde çuvalların üstüne indi. Meclis arkalarında çöküyordu. Paraşütte yarım avuçluk erimiş bir delik kalmıştı: bir saniye daha yavaş olsalar...

BÖLÜM 38

Fikir

DURUN

Orhun ve Kerem askerlerle bahçeye indi. Herkes aynı anda konuşuyordu: Berat Cam kulesine gitmek, Adar yangını söndürüp haritaları kurtarmak istiyordu. Yusufcan bağırdı: "DURUN!!!!" Herkes dondu. "Bir fikrim var. Ama şu anda yapamayız. Çünkü her şey Meclis'teydi: yapıştırıcı, bant, streç film, mukavva. Hepsi yanıyor."

Gökyüzünde okulun karşı bloğunda sekiz ayna aynı anda bahçeye döndü. Orhun: "Pencere olmayan bir yere saklanalım. Demir sınırında eski kazan dairesi var, betondan, duvarları yarım metre." Simla orayı bilmiyordu. Hepsi koşarken Yusufcan yanan atölyesine baktı: "Hepsini kaybettim." "Fikrini kaybetmedin," dedi Adar. Yusufcan gözlüğünü taktı, kararlıydı.

BÖLÜM 39

Bembeyaz

BEMBEYAZ

Kazan dairesinde mum ışığı beton duvarlarda titredi. Yusufcan ortada ayaktaydı, kahverengi bir karton parçası tuttu: "Bu ışığı yutar, ısıya çevirir. Cam bunu biliyor." Cebinden beyaz bir kâğıt çıkardı: "Beyaz ışığı geri verir. Planım şu: kartonların hepsini bembeyaz yapacağız."

Berat sordu: "Geri dönen ışık nereye gider?" Yusufcan gözlerini kırpıştırdı: "Cam'a. Aynalarına." Adar gülümsedi: "Onların silahını kendilerine çeviriyoruz." Ama boya gerekiyordu: tebeşir tozu, kireç, yapıştırıcı. Orhun: "Kireç Beton Federasyonu'nda. İnşaat deposunu onlar tutuyor." Kapalı, yavaş ve güçlü bir kamptı, savaşın başından beri kimseyle konuşmamışlardı.

Berat tüneli hatırladı: kazan dairesi inşaat deposunun altından geçen eski bir boru tünelinin ucundaydı. Orhun ve Kerem tünelden Beton'a gidecek, karşılığında Yusufcan karton katlama tekniğini öğretmeyi önerecekti, Opus ve Fable'ı vermeyecekti. Orhun kapıdan çıkarken Simla: "Dikkat et." "Sen de." Adar: "Bu çocuk bembeyaz diyor, ben ona inanıyorum." "Neden?" "Çünkü her seferinde tutuyor." Yukarıda güneş yükselmeye devam ediyordu.

SEZON 4 SONU